Her hikayenin başlangıcı gibi sabahtı çünkü evcilikler ve hikayeler her zaman sabah başlardı.
Sabah saat okumayı bilse kaç olduğunu söyleyebilirdi ama henüz sadece 10'a kadar tanıyabiliyordu. Küçük çubuk 8'deydi ama büyük çubuk 1 ve 2'yi aynı anda gösteriyordu. Yatağından yorganı tekmeleyerek attı; onu boğmaya çalışan bir ahtapottu sabahları ama geceleri ona sımsıkı sarılan ayı dostu oluyordu gece yaratıklarından onu koruyordu.
Henüz sadece kendi ve arkadaşı Lahana kalkmıştı.
"Günaydın La'ana"
Arkadaşı da esnedi onunla beraber ve birden kalkıp onu kahkahalarla boğan bir şey yaptı...
Yatakta bir top gibi zıplamaya ve değişik yüz mimikleri yapmaya başladı. Tüylü yuvarlak bedeni her zıplayışında havalanıyor ve sarsılıyordu.
Dayanamadı ve o da katıldı bu eğlenceye.
Zıplıyor, zıplıyor daha da zıplıyordu. Eğer odasındaki tavan olmasaydı kesin gökyüzüne değebilirdi.
Kahkahalar ve bir kaç patırtı sonrası içeriden sesler duydu. Ailesi uyanmış olmalıydı.
Jet hızıyla mutfağa koştu. Tüm göğsüne fırındaki börek kokusunu çekti ve;
"Oooohhh miss" diye bıraktı. İşte şimdi o kadar acıkmıştı ki tüm bina börek olsa yiyebilirdi. Evet bunu yapardı. Karnına bir kaç pıt pıt attı ve bu düşünceyle kıkırdadı.
Bir böreğin içinde yaşıyordu o halde. Duvarlar yufkadan, eşyalar peynir olmalıydı. Peki kendi neydi??? Susam tanesi miydi? Tadının susam gibi olması fikri hoşuna gitmedi ve bu hayalden vazgeçti.
O olsa olsa çikolatalı ekmekteki çikolata olurdu.
Oturma odasına yöneldi. Artık vakti gelmiş olmalıydı. Kumandayı aldı ve açma tuşuna bakarken kırmızı bir lazer ışığı bekledi televizyona ulaşan. "Çiyuuvv" ama hayır bu görünmeyen bi ışıktı babası öyle söylemişti.
Ablasının ona öğrettiği tuşa bastı. Tek yapabildiği kumandayla bu ikisiydi.
Sabah çizgifilmleri her zaman en sevdikleriydi. Kahvaltı hazır olana dek çizgifilm izler masa kurulumu başlarken koşarak yardıma giderdi. Aklı ne kadar izlediklerinde kalsa da o artık büyüktü ve okula gidecekti. Bu yüzden görevleri vardı.
"O tabak bitecek. Yoksa arkadan ağlarlar." dedi ninesi. Buna inanmasını nasıl bekliyorlardı? Bebek değildi o kaldı ki buna bir bebek dahi inanmazdı. Ekmeğin gözleri yoktu. 'Gözler olmazsa ağlayamazsınız. Bu kadar basit' diye düşündü.
Kendini biraz zorladı ama karnı tıka basa dolmuştu. Daha sonra reçelli ekmeğini bitireceğine söz verdi ama şimdi patlayacak gibi hissediyordu. Kocaman bir balondu ve patlayınca etrafa reçelli ekmekler saçılırdı.
Tabağını ve bardağını kaldırdı -unutmayın ki o büyük biriydi- ve ellerini yıkayıp biraz oyuncaklarına vakit ayırmaya karar verdi.
Sepetinin içinde oyuncaklarını bir anda halıya dökerken içini tarif edemeyeceği bi sevinç dalgası kaplıyordu. Hepsinin yere dağılmasını izliyor sonra tek tek hepsini halıda yerleştiriyordu. Bugün o polisdi ve tekerleği kopan arabası ve her zaman sorun çıkaran ejderyası kavga ediyorlardı. Birbirlerine vuruyor, yere düşüyor tekrar başlıyordu kavga.
"Vavavağağa" bir elindekini diğerine savunuyordu hınçla.
Sonra bi anda ikisini de ayırır gibi yaptı.
"Durun bakalım. Bu yaptığınız hoş değil."
Bu kelimeyi babasından duymuştu hem de daha bu sabah. 'Hoş değil' tabağını bitirmemesi üzerine söylenmişti ve içinden bu duruma uygun olduğu gözüktü.
"Hem kavga ediyorsunuz ve biliyorum ki tabaklarınızı bitirmiyorsunuz, bu hoş değil"
Ejderyası hemen özürler dile.
"Ozor dolorom dostom"
Ama arabası... O hala kavga etmek istiyordu belli ki.
Halıya kare çizdi parmağıyla. Kabaran tüylerin çıkardığı şekilleri çok seviyordu. Elinde kalem yokken bir şeyler çizebiliyordu ve bu sihirdi.
O kareye arabayı koydu ve "cezalısın" dedi. Kendisi de legolarıyla devasa kule yapımına geçti. Bi keresinde kendi boyundan büyük bir kule yapabilmişti babasıyla. Şimdi daha da büyüğüne niyetlendi ki annesi odaya girdi.
"Kapıda seni soran biri var" dedi ve kapısını açık bırakıp gülümseyerek gitti.
"Kiiiim?" derken kapıya koştu. Bu arkadaşıydı. Demek dönmüşlerdi gittikleri yerden. Hemen sarıldılar.
"Anneeee"
"Evet, tamam çıkabilirsin ama balkondan görebileceğimiz yerlerde ol."
Kafasını saklarken ayakkabılarını giyindi. Çok heyecanlıydı. Dışarı ilk çıkan kazanma oyunu başlamıştı bile. Merdivenleri hızla iniyordu hem gülüşüyorlar hem de birbirlerini geçmeye çalışıyorlardı.
Dışarı çıktıklarındaysa yarışı unuttular ve parkta buldular kendilerini hemen. Kum güneşten sıcacık olmuştu. Hemen define aramalarına başladılar. Bir yaprak kopardılar ve onun içine kumda buldukları deniz kabuklarını biriktirdiler.
"Annem söyledi, bu kumu denizden getirmişler hani yüzmeye gidiyoruz ya, bacaklarımızı gömüyoruz sonra, heh işte, o kum. Ondan deniz kabukları var. "
Arkadaşı kaşlarını kaldırdı ve çok şaşırmış bir ifadeyle onu dinliyordu.
"Yaa öyle miiii? Nasıl getirmişler ki büyükler?"
Bu heyecan karşısında dayanamadı ve daha da ilginç bir şey söyleme edasına büründü.
"Kazdıkça kum ıslak çıkıyor ya haniiiii.. İşte bu kum denizden geldiyse altında su var demektir. Daha fazla kazarsak.....dünyanın ortasına kadar..."
Meraklı bir ifade vardı şimdi ikisinde de başka bir şey söylemeden kazmaya başladılar. Avuçlarına kum dolduruyor ve yana atıyorlardı. Lahana da burada olsaydı ve onlara yardım etseydi daha kolay olurdu ama o dışarı çok nadir çıkıyordu.
Islak kumu da geçtiler ve taşlar çıkmaya başladı.
"Yerin altına geçmiş olmalıyız"
Dedi arkadaşı. Hemen onayladı kafasıyla ve devam ettiler. İşler zorlaşmaya başladı ve taşları artık sökemedikleri zamana geldiklerinde salıncağın boş olduğunu farkettiler. Arkadaşı salıncağın yanında durdu ve elini açtı.
"Ödemeden sallanamazsın."
Hemen cebine doldurduğu deniz kabuklarını çıkardı ve 1 tane ona verdi. Sonra sallanmaya başladı. Geriye doğru yukarı çıktığında sırtını geriye veriyor öne gittiğinde sırtını öne ediyordu. Ayakları da buna ters hareket ediyor işte böyle sallanıyor ve hızlanıyordu. Ayakları bulutlara değse pamuk pamuk nasıl da yumuşaklardır.
Yorulunca durdu ve kendi kenara geçip elini uzattı. "Sıra sende ama önce parası"
Eline bıraktığı deniz kabuğunu cebine gururla indirdi.
Bu şekilde parktaki her şeye bindiler. Sonra diğer arkadaşlarıyla oynadılar.
Nefes nefese binanın duvarına dayanmıştı. Saklambaç oynuyorlardı ve çok gergindi. Bir anda onu biri bulursa korkudan ödü patlardı. Çok dikkatliydi. Sesleri dinledi. Sonra dokunduğu duvara baktı. Kafasını kaldırdı tam dibindeyken, yukarı doğru baktığında binaya; sanki devrilecekti aynı legosu gibi. Elleriyle onu sabitliyordu. Biraz itmeye karar verdi ama tam gücünü vermeden. Ya yıkılırsa diye düşünmeden edemedi...
"Çamlak çömlek patladıııııııııı"