27 Mayıs 2020 Çarşamba

BİLET-5. Bölüm-



Bu bölümde 2 farklı müzik ekledim, biri en başta, diğerini açmanız gereken yere koydum. oynat butonuna tıklarsanız başka bir pencere açmadan arka planda çalacaktır. Müzikle okunmasını tavsiye ederim.





Merhaba

Okurken dinleyebilirsiniz.


Tarihçi geçmiş sayfalarından yeni çıkmıştı ki Salur ayaklandı. Bugün pek bir neşesiz. pek bir somurtkandı. Tarihçi onu böyle görmeyi hiç istemiyordu. Salur böyle biri değildi ki. Şimdi çok şey yaşanmış, tarih Salur'dan hep bir şeyler almış,pek geri ödememişti.Salur'un bu hırçın tavırları ve her şey üzerine hak iddia etmesi bu yüzdendi. Kendi söke söke alsın, hakkı kalmasındı.

Gece uyku zamanı hep bir işkenceydi. Gözlerini kapamak pek Salur işi değildi tetikte yaşamayı bellemişti.
Güneş yeni uyanmışken güne Salur çoktan yola koyulurdu. Bir kaç tarlaya uğramış, alacaklı olmuştu kazancını keseye atmıştı.  Salur bu tarla eken adamları gözler, Onları koruduğunu söyler haraç keserdi. Bu güvende kalacakları demek oluyordu da onları Salur'dan kimse koruyamazdı, göz dağı verir musallat olurdu, tabii hakkı olan karşı ödemeyi her hasat alırdı.

''Beyim..'' dedi karşısındaki mahcup avucunu açarak;
''Beyim, bu hasat zamanı ancak bana kadar yetmiştir. Hazretlerine bu ziyaretlerinde avucum içi kadar verebilirim.''
Salur takındığı hoşnutsuz tavrı daha da arttırdı. Bu dilenciye sadaka mıydı? Tarlacı ya yalan söyleme hadsizliğindeyse diye düşünüp hiddetlendi. Harladı, gürledi. Bir kırık masa yumruğu altındaydı şimdi. Karşısındaki gariban yalvardı; bir daha asla onu bu şekilde karşılamayacak elinde ne varsa verecekti. Sözler verdi yeminler etti, bağışlasındı canını.

Salur yüce gönüllüydü o gün pek bir keyifsiz ve uğraşacak mecali yoktu kabul etti. Şansı günündeydi zavallı, yoksa Salur hakkını kimsede bırakacak biri değildi.

Hiç gevşemeyen çene kasları olur ya daha fazla kasıldı. Açlık vurdu midesini yolda, durdurdu atını kuruldu bir selvi gölgesine.
Eli gitti de torbasına işte o zaman soğuk bir cisimle temas etti parmakları. Anımsamadı ilk  'Ne ola ki?' geçirdi aklından. Çıkardı açığa ve gördü ilk gözlerine parıldayan maviliği. Kolyeyi aldığı zaman dikkat etmemişti. Şaşırdı Salur, nasıl olur da dikkatini çekmemişti. Öylece sahiplenip almıştı onu. Şimdi elleri arasında mavi mavi sallanan kolye; çok derinde ama hep varlığı ve ağırlığını hep hissettiği bir yere dokundu.
Selvi gölgesi, öğle sıcağı; tam dalıp gitmelik bir andı. O an Salur bu maviliğe daldı gitti. Belki dudakları arasından bir 'Gökşin' çıktı kendisi bile duymadı ama benliği ve tüm zerreleri bu adı haykırıyordu. Gökşin;

Böyle yapraklar yeni yeni sararıp usul usul dökülür, yerlere desen olan bir zamandı. Salur bin bir zorluk ve güç bela yeni bir kasabaya yeni bir başlangıç için gelmişti. Toydu henüz ama pek çok şey sığdırmıştı kısa ömrüne. Savaş sonrası çok yer değiştirmiş bir türlü tutunamamıştı. Bu sefer çok çalışacak çok çabalayacak ve sefil hayatı oradan oraya sürüklenmesine son verecekti.
Kimi görse,
''Elimden her iş gelir, gece demez gündüz demez gündüz demez çalışırım. Sizin sözünüzden de hiç çıkmam, Konuşup da sizi rahatsız etmem.'' der alın teri yer içerdi.
O zamanlar başını işinden kaldırmaz, çapa yapar tırmığı bir an olsun bırakmaz, çalışırdı.Bazı zamanlar -ki en sevdiği işiydi- ahırda atları tımar eder, nallarının bakımını yapardı. Onun elinden geçen her at sanki daha asil daha sağlıklı görünürdü. Tek konuştuğu canlı da onlardı. Bu şekilde çok zaman geçirdi. İşlerinde ustalaştı, kuvvetlendi.

Nadir zamanlarda keşfettiği bir tepeciğe çıkar da şöyle göğe doru uzanırdı.

Bir gün ileride pişman olacağı bir karar vermişti ama o zamanki Salur ne bilsindi.
Tepeciğin  biraz ilerisi nehir ve güzel çiçeklerin olduğu pek huzurlu görünen bir yerdi. Salur izlediği bu manzaraya ilk defa yaklaşıyordu.Ne mest ediciydi bu koku, uzun uzun gözlerini kaptıp, derin derin nefesler alırken kulağına bir kıkırtı ilişti. Görüp de duyabildiği bir mesafede; biri toprağı eliyle kazıyor ve melodi mırıldanıyordu.
Sanki ona baktığını anladı da kaldırdı kafasını işinden. Göz göze geldiler. Gülümsedi Salur ve bunu yaparken kıp kırmızı olmuştu bile kulakları.
 ''Merhaba'' dedi utanarak.
''Merhaba'' karşılığı geldi elleri toprağa bulanandan ve devam etti;
''Biri bulsun diye tokamı buraya gömdüm.''
Salur soru sormadan henüz, almıştı cevabını.
''Ben....Buldum.'' dedi çekinerek. 
Kız kıkırdadı. Henüz yeni gömülen hazinesini çıkarsın diye yeni sahibi alan açtı.
Salur tokayı çıkarırken kaçamakta olsa baktığında kızın gözlerine rengi inanılır gibi değildi. Maviydi ama koyu. Yine de yetmiyordu kelimeler sıfatı bu rengi tanımlamaya. Belki kabuslu bir gecenin, belki müjdeli bir sabahın, hiç görmediği okyanusun rengiydi belki.

Kız elini havada sallayıp da Salur'a taraf bir şeyler söyleyince kendine geldi;

''Bunlar diyorum hep bu ağaçları hasta ediyor.''
Baktı kızın ellerine, belli belirsiz küçücük böcekler. Salur geri çekildi, pek hoşlanmazdı böceklerden.
O gün uzun uzun sohbet ettiler; bu hasta ağaçları ne etmeli de kurtarmalı düşünmüşlerdi.
İsmini de öğrenmişti Salur kızın. Gökşin'di, gökkuşağı demekti.

16 yaşı böyle böyle geçmiş bitmiş yeni yaş alacaktı yakında.
Çalışıyor canla başla alın teriyle ve tüm bu süre zarfında Gökşin'le tepecikte buluşmayı hayal ediyordu.
2-3 saat sohbetleri bazen oyunları için yaşıyor gibiydi. Yaşamadığı çocukluğunu vermişti ona Gökşin. Bir şey görse 'Bunu Gökşine anlatmalıyım.' der aklında tutar sabırsızlanırdı. Gökşin de aynı şekilde her buluştuklarında anlatacak o kadar çok şey biriktirirdi ki bazen yetmezdi zaman.
Ağaçlara birlikte baktılar, suladılar ve böceklerden korudular. 'Biz buranın koruyucu kahramanlarıyız.' derdi Gökşin. Kahraman hissederdi Salur. İçi bi hoş olurdu da neydi bu his.
Kış gelmek üzereydi artık yine buluştukları bir gün Gökşin biraz mutsuz görünüyordu ama ne zaman sormaya yeltendi Salur, hep konu değiştirdi kurnazlıla. Ayrılma vakti geldiğinde ancak çıkardı ağzındaki baklayı. Gökşin gidecekti. Ama saadece bir mevsimlik, korkmasındı Salur hem gittiği yerden ona bulduğu bir hediye de getirecekti. 
Gökşin'in söylediğine göre babası soğuk hastalığından korkuyordu, kışın gelmeden evlerinden ayrılır daha sıcak bir yere kervanla göçerlerdi, orada tanıdıkları vardı onlara misafir olur Gökşin'e acı şerbetler içirirlerdi. 
''Tadını hiç bilmek istemezsin Salur.'' dedi yüzünü buruşturarak. 

Salur anlam veremedi ilk, koskoca adam soğuk hastalığından neden korkuyordu, Salur bir defasında olmuştu evet zor geceler geçirdi ama kendisini korkutmamıştı.
Ayrılık vaktinde sözleştiler eğer ilginç ve komik bir olay olursa unutmayacalar ve birbirlerine anlatacaklardı, Gökşin geri döndüğünde. Ve Salur söz verdi ağaçlara iyi bakacak onları koruyacaktı Gökşin'in yokluğunda. Gerçekten de tüm boş zamanını -ki çok azdı- tepecikte ağaçların yanında geçiriyordu.

Salur ilk haftaları atlattığında garip bir hale girdi. İçinde yavaş yavaş büyüyen bir kara delikti sanki. Normalde de Gökşin'le yapacaklarını gün içinde düşünür, hayalini kurardı ama bu kalp acısı yeniydi. 
Salur kendini işe odakladı. Yeni beceriler edindi, at binmeyi öğretti hamisi. Zamanlarını bu şekilde iç acısıyla ve çok çalışarak geçirdi. Gökşin gelsin de ona anlatacağı çok şey vardı.


Kış nihayet bitti Salur zor sabrediyordu. Her yeni güne Gökşin diye uyandı. Gökşin mavisiydi gökyüzü bugün. Gökşin diye yumdu gözlerini.
'Ağaçlar hiç hastalanmadı.' diyecekti gururla, memnun olacaktı Gökşin.
Havalar ısındı, tomurcuklar çiçek bile açtı. Salur çok heyecanlıydı, işte bugün o gün diye uyandı ve uyudu.
Kalp ağrısı gittikçe artıyor ama nedendir konduramıyordu. bilmiyordu hissettiği şeyi. Hiç bilmeyecekti sevgiydi.

Böyle geçirdiği bir yaz günü sokaklarda haberci bağıra çağıra verdi haberini. Savaş yeniden başlamıştı, yurdun tüm eli silah tutabilen erkekleri tabura teslim olsundu. 
Salur doğduğu yere çağırılıyordu bu kez asker olarak. Yurtsuz Salur yurdunu koruyacaktı.

''Ama... bugün.. Gökşin gelecekti..'' dedi haberciye. Ama tanımıyordu ki Gökşin'i, ne yazıktı tanıyamaması. Bir bahsederdi ki çiçekten böcekten insanı şaşkın ederdi.
Ne kadar ertelediyse de durum zorunluydu. Eşyalarını toparladı ve teslim olmadan  önce tepeciğe gitti. Okuma yazma bilse mektup yazardı onun yerine bir çukur kazdı önce sonra bir çiçek kopardı ve çukura koydu yanına en sevdiği taşını. Nehirde bulmuşlardı onu,ıslakken çok güzel bir rengi vardı, ikisi de hayran kalmıştı kesin değerli bir taştı buldukları, kuruyunca aslını gördüler. Rengi soldu, çürüyen bir domatesi andırıyordu. Gökşin çok gülmüştü bu olaya. Gizli bir güzeldi, onlara özeldi. Salur taşı bıraktı, Gökşin gelir de bulurdu işte o zaman anlardı; beklesin, gelecekti.
Toprağı üstüne kapatırken elleri titredi. Bir mevsim daha beklerdi meğer beklemek kolayıydı da bekletmek en zoruydu. Çok ağır geldi Gökşin burada ve kendisinin orada olamayışı.
Gitmeden ağaçları kontrol etti her şey capcanlı ve güzeldi.

Teslim oldu ve ilk eğitim aldı. Öğrendi kılıç nasıl tutulur ve savrulur. Öyle maharetliydi ki bu işte ve nasılda havada savuruyordu öyle.
O sırada öğrendi okuma yazmayı zor da olsa. İlk Gökşin yazdı. Sonra onu okudu, defalarca. Kalbinde bi ferah bi neşe sanki kağıtta gördüğü adı değil kendisiydi ve hayalindeki gerçeğe bürünmüş gözler önündeydi. Canlı kanlı Gökşin yazıyordu.
Sanki ona dokundu ilk defa parmakları harfler üzerindeyken.

Savaştı Salur, yıkamadı kimse onu. Gökşin dönmüş müdür?
Ustalaştı kılıçta ve aldı canını, canını almak isteyenlerin. Acaba buldu mu gömdüğü taşı? 
Aylar geçiyor fakat Salur biliyordu, hangi mevsim. Savaşta hep aynı mevsim.

Her gün, gece, savaşta, gündüzü yoktu ama gündüz de hayal etti savaş bitmiş tepeciğe gidecek, çiçekler açmış ağaçlar ulu, Gökşin karşısında, ''Merhaba''' diyecek. ''Merhaba'' karşılığını alacaktı bitmeyen sohbetleri işte böyle başlayacaktı.

Gücü hiç bitmedi Salur'un. Karşısına kim geçti, yıktı. Kuvvetlendi, yiğit oldu.
Ve her başlayan gibi bitti savaş. Sonunda bitti. Salur nasıl da heyecanlıydı. Bitmişti artık hemen tepeciğe gitmeli bir an daha bekletmemeliydi. Kalbi atarken tüm bedeni sarsıyordu.
 Tepeciğe geldi. Her yeri yabani otlar sarmıştı. Ağaçlardan bazıları kesilmişti diğerleri de sanki renklerini kaybetmişti.
Sıcak bir dalga sanki vurdu Salur'u. Ve bir nefes gömüye gitti Sanki daha dün gömmüştü şuracığa da hemen buluverdi.
Açtı içini alelacele taş oradaydı da çiçek yoktu. Bir an için burnu sızladı ama çiçek.. çiçek yoktu.
Salur bedenine komut vermiyor kurulmuş gibi düşünmeden kendini Gökşin'lerin evinde buldu. Annesi söyledi Gökşin nerede....
Okurken dinleyebilirsiniz.


Her bir adım Gökşin'e giden ve ondan uzaklaşan aynı adımlar. Savaş bitti, Gökşin karşısında;
''Merhaba'' dedi, bekledi... İçinde bir şeyler koptu sanki. Yaşayamadığı ne varsa aklından geçti. Vardı yok oldu. Tahta üzerine kazınmış bir ''Gökşin'' okudu, keşke okuyamasaydı.
Gözleri doldu da taştı. Bir kaç damlaydı Salur ve toprağa karıştı. 

Biri bulsun diye gömmüşlerdi belki.
Salur;
''Ben buldum'' demeye güç getirdi için için.
Her bir kelime kalbine hançerdi.




Salur yaslandığı selvi gölgesinde doğruldu. O zamandan bu zamana ilk defa Gökşin demişti sesli sesli. Aynı boğucu acıyı hissetti, boğazını sıkan. Anılar girdabı son buldu.
Elindeki kolyeyi toprakta açtığı çukura gömdü ve atına atladı gitti. Biri bulurdu. Salur çoktan kaybetmişti.







                  Devam edecek..
Devamını oku...

22 Mayıs 2020 Cuma

Bilet - 4. Bölüm -


Aile

Okurken dinleyebilirsiniz.


Tarihçi bu derin nefes alış süresinde küçük Salur'u düşündü;


Çadırda yeni başlayan savaşın birinci ağızdan notlarını alıyor tarihe geçmesi için bir bir tarihe şahitlik ediyordu yaşlı tarihçi.
Tam da kağıt kalem boğuşmacasında getirdiler onu. Bir hışırtı, çadırın girişi açıldı içeriye bunaltıcı taze hava yeniden doldu. 









Selam durdu biri diğerine. 

''Ailesi direnenlerdendi. Direndiler ve öldürüldüler. Bir bu çocuk kaldı ki yeni yetme iş görür, hizmet eder diye aldık getirdik size, daha aklı basmaz ne desen inanır, işinize yarar.''
dedi rütbelisine yaranmaya çalışan emir kulu.



Tarihçiye ağır gelen bu sözleri tek nefeste zorlanmadan söyleyi verdi. O sırada anlatıcısı anlatmayı kesince ve emir erine bakınca bir soluk arası buldu kendine de yazmayı bıraktı Tarihçi. Bileklerini sağa sola oynatıp gevşetti, işinden kaldırdığı sırada bakışlarını karşılaştılar işte. 
 Körpecikti, kir pas işlemişti derisine belki de ten rengi böylesi koyu değildir diye bir anlık hayal etti.

Gün görmemiş belli çocuğa buradaki günler tüm ağırlığıyla yaşanacak bekliyordu o güçsüz omuzlarında taşımasını.
Öyle zayıftı ki göz kırparken ki uysallığı zarar vermesindi hava zerreciklerine. 
Öyle yumuşak bir nefes alış, daha önce görmemişti Tarihçi. Küçük göğsü kalkıyor da aman yanlış anlarlar baş kaldırdımdı zannederler diye hemencecik ini verirdi. 
Tarihçi çocuğa baktı bir kaç saniye daha; Onu getiren askerin elini tutuyordu öyle nazik öyle korkak. Sanki o eldi ona şefkat veren. Sanki o el kurtarmıştı onu, sanki o el ayırmamıştı onu annesinden. 
Dudaklarını önde birleştirmiş ve büzmüştü bir kese gibi.. Aynı nokta kadardı ve belli ki bu küçük nokta büyük bir hıçkırığı saklı tutuyordu, çenesi titredi gözleri parıl parıldı yaşlanmıştı ama asla bir damla olup da akmıyordu. Tutunuyordu askerin eline hayata tutunur gibi ve belki de son kez hatırladığı annesine son kez özlem duyuyordu... Daha sonra hatırlamayacak kadar zor anlar onu bekliyordu. Şimdi bir ailesi vardı ama bu yaşlarını hatırlayamaması ona rahmet olacaktı ki aile nedir bilmeyecekti. Burnu genişledi kimin kokusunu arıyordu..

Ne kolay söylemişti öyle emir kulu; Aile hiç ölür müydü.. Olur muydu sahi böylesi.. Annesi olmadan bir insan olur muydu.. Şuncağcık çocuk ne bilsindi ailen ölmüş, öyle bakıyordu ki Salur tarihçiye, ne kolaydı bir çocuğu taşımak, peşinden sürüklemek. Ona canı gibi bakan birileri vardı elbet şimdi canı hiç sayılacaktı. ona canını bile verebilecek birileri vardı, şimdilerde o birileri emir kulu ağzında 'katlettik'

Bu topraktan doğan  ve silkelenmeyen çocuk biliyor muydu aile ne demek ve o demek ailesi artık yok..
Elbet birileri okşadı bu saçları, taranmamış ve öpülmemiş çocuk saçı mı olurdu hiç şimdilerde kir pas. 
O çadırda bir Tarihçiye baktı uzun uzun elini tutan emir kulu çekinceye dek sürdü bu sessiz bakışma ve son görü bir hışırtı ve çadıra dolan bayat sıcak hava.

O günden sonra uzun bir süre görmedi o çocuğu Tarihçi, işleri çoktu ve işçi sınıfı uzak bir kamptaydı. Yazılacak çok tarih vardı, eli çalışsındı. 
Yıllar da geçti yaşlar da aldı, kitaplar da yazdı Tarihçi. Savaş bitmişti; galibiyetleri, kaybedişleri işledi bir bir kaleminin mürekkebinden kuzu deri sayfalarına.
Ne zaman yazmaktan yoruldu da başını şöyle kadırıp bileklerini ovuşturdu o zaman hep düştü aklına o çocuk. 'ne etti acaba?' diye düşünürken buldu kendini. Bir keresinde birine sormaya ayırdı vaktini; esir kamplarının nerede olduğunu öğrendi.

Merağındaydı tarihçi bilsindi, hiç bir şey kalmasındı gizli saklı, tarih nakledilsindi geleceğe.
Sordu bir kaç kişiye de pek bir sonuç elde edemedi. 

''Ne çocuğu Beyim, bu kampa yüzlerce çocuk esir getirirler sen hangisini dersin ne bilelim..''

Şimdi yüzlerce çocuktu o çocuk, tarihe gömülmüştü. Tam da bu his yakaladı Tarihçiyi merakına engel olamadı onu çeken bir şeyler vardı o anı unutmamasını sağlayan bir bağ kurmuşlardı, hissetti.

En sonunda dayanamadı meraklı adam, savaş bitmişti kamplar, çadırlar, askerler ve esirler toplanıyor gidiyorlardı. Buldu kendini esir kampı işçiler bölgesinde. Biri sorsa, ''İzinliyim, araştırma için buradayım''derdi.
Gözleri aradı taradı ama nasıl tanıyacaktı onu, büyümüştür delikanlı olmuştur diye içledi.
Bir gün yine orada burada dolanırken ve bu gezilerini not ederken Tarihçi bir kalabalığa rast geldi. Şöyle bir bakındı çok fazla kişi vardı ve aralarında aradığı olabilirdi. Sahi onu bulup da ne yapacaktı diye hiç düşünmedi Tarihçi. Bir şey yapması gerekir miydi ki..
Kalabalığa girmeden olay nedir öğrendi, dövüş vardı hem de bahilisinden bir esir taburu temsilcisi en kuvvetlilerini sürmüştü ortaya diğeri en çeviklerini. İki kişi girdi birbirine besbelli kardeşi kardeşe kırdırıyorlardı. El mecbur, esir olmak; eğlencesine bir küçük katkıyı kanınla ödemek değil miydi? Kaç dövüşe kattılar o çocuğu da kaç gece açtığı yaralarını sardı kaderdaşının.
Yoktu orada aradığı o çocuk. 
''Yere seremezsen şu cüceyi daha senle işim yok '' diye söylendi efendisi. Bu yemek yok, yatacak yer yol, alacağın nefes yok demek miydi? Belkide sadece dövüşe katmazdı onu, sarar koklardı, sevip sayardı; ne güzeldi hayali..
Tarihçi kavgayı izlemeye dayanamadı baktı yoluna tam güneş batıyor bu rezil duruma o da dayanamayıp terk-i diyar ediyordu; hava serindi öyle bir gündü işte Tarihçi çok net hatırlıyordu. Kalabalığın dışında biraz ilerleyince gördü bir kişi, ağaca tutunmuş parmakları gördü ilk. Öyle çaresiz ve yara bere içinde parmaklar.
Kalbi titredi Tarihçinin heyecandan, kendiyle gurur duydu, işte buldu. Sokuldu yanına yavaşça, korkutup kaçırmak istediği en son şeydi. Yeni yetme delikanlı gözlerini hiç almadı baktığı yerden ve kolayca gördü Tarihçi çocuğun yüzünü. Tanıdı onu aynı ifade ve sır olmuş dudaklar.Tarihçi gülümsedi;
''Ne kadar büyümüşsün'' diye fısıltı etti.
Genç çocuk başını yana yatırmış, bir şeyi anlamlandırmaya çalışıyormuş gibi meraklı bir ifadesi vardı, bakıyordu karşıya, duymadı Tarihçinin fısıltısını.
Tarihçi baktı aynı yöne ne vardı bu kadar ilgi çekici o tarafta da beni fark etmedi, diye içlendi. Bunca gündür onu arayandı kendisi.
Bir kaç ağaç, düzlük, otlar ve tamam şimdi anladı neyi seyrettiğini;
Allah'ın işi, bu vahşetgahta böylesi tatlı bir manzara. Bodur bir ağaca kumrular yuvalamış, yavrulamış, ötüşüyorlar
Ne geçiyordu aklından da onları izlemeye dalmıştı. Tarihçinin sesi bozdu sessizliği;
''Onlar aile.'' dedi.
Yüreğinde acı var mı, yokladı. Varlığını bilmediği şeyin yokluğunu mu çekiyordu.
''Garip'' dedi, çocuk.

''Garip olan nedir?'' diye sordu Tarihçi.
Cevap gelmedi.

Tarihçi bir merakını gidermek için çıkmıştı yola da yüzlerce sorusu vardı şimdi.
Genç çocuk yerinde kıpırdanıpta Tarihçiye bakınca göz göze geldiler; bu iki oldu..

''Siz... aile misiniz?'' diye sordu cesaretini toplayıp.
Tarihçi şaştı bu soruya, nasıl bir soruydu bu aile birey değildi ki... 
''Ben.. Ben tarihçiyim.''dedi
Genç sağ ayak tabanını toprağa ileri geri sürttü ve bakışlarını ayaklarına indirdi. 

''Ve ben de Salur'um.'' dedi..
Devamını oku...

Öne Çıkan Yayın

BİLET - 1. Bölüm -

YOL Okurken dinlenebilir  Noktadan sonraki o büyük adımı atmadan önce durdu, nefesini derince içine çekerken...