Bu bölümde 2 farklı müzik ekledim, biri en başta, diğerini açmanız gereken yere koydum. oynat butonuna tıklarsanız başka bir pencere açmadan arka planda çalacaktır. Müzikle okunmasını tavsiye ederim.
Merhaba
Okurken dinleyebilirsiniz.
Tarihçi geçmiş sayfalarından yeni çıkmıştı ki Salur ayaklandı. Bugün pek bir neşesiz. pek bir somurtkandı. Tarihçi onu böyle görmeyi hiç istemiyordu. Salur böyle biri değildi ki. Şimdi çok şey yaşanmış, tarih Salur'dan hep bir şeyler almış,pek geri ödememişti.Salur'un bu hırçın tavırları ve her şey üzerine hak iddia etmesi bu yüzdendi. Kendi söke söke alsın, hakkı kalmasındı.
Gece uyku zamanı hep bir işkenceydi. Gözlerini kapamak pek Salur işi değildi tetikte yaşamayı bellemişti.
Güneş yeni uyanmışken güne Salur çoktan yola koyulurdu. Bir kaç tarlaya uğramış, alacaklı olmuştu kazancını keseye atmıştı. Salur bu tarla eken adamları gözler, Onları koruduğunu söyler haraç keserdi. Bu güvende kalacakları demek oluyordu da onları Salur'dan kimse koruyamazdı, göz dağı verir musallat olurdu, tabii hakkı olan karşı ödemeyi her hasat alırdı.
''Beyim..'' dedi karşısındaki mahcup avucunu açarak;
''Beyim, bu hasat zamanı ancak bana kadar yetmiştir. Hazretlerine bu ziyaretlerinde avucum içi kadar verebilirim.''
Salur takındığı hoşnutsuz tavrı daha da arttırdı. Bu dilenciye sadaka mıydı? Tarlacı ya yalan söyleme hadsizliğindeyse diye düşünüp hiddetlendi. Harladı, gürledi. Bir kırık masa yumruğu altındaydı şimdi. Karşısındaki gariban yalvardı; bir daha asla onu bu şekilde karşılamayacak elinde ne varsa verecekti. Sözler verdi yeminler etti, bağışlasındı canını.
Salur yüce gönüllüydü o gün pek bir keyifsiz ve uğraşacak mecali yoktu kabul etti. Şansı günündeydi zavallı, yoksa Salur hakkını kimsede bırakacak biri değildi.
Hiç gevşemeyen çene kasları olur ya daha fazla kasıldı. Açlık vurdu midesini yolda, durdurdu atını kuruldu bir selvi gölgesine.
Eli gitti de torbasına işte o zaman soğuk bir cisimle temas etti parmakları. Anımsamadı ilk 'Ne ola ki?' geçirdi aklından. Çıkardı açığa ve gördü ilk gözlerine parıldayan maviliği. Kolyeyi aldığı zaman dikkat etmemişti. Şaşırdı Salur, nasıl olur da dikkatini çekmemişti. Öylece sahiplenip almıştı onu. Şimdi elleri arasında mavi mavi sallanan kolye; çok derinde ama hep varlığı ve ağırlığını hep hissettiği bir yere dokundu.
Selvi gölgesi, öğle sıcağı; tam dalıp gitmelik bir andı. O an Salur bu maviliğe daldı gitti. Belki dudakları arasından bir 'Gökşin' çıktı kendisi bile duymadı ama benliği ve tüm zerreleri bu adı haykırıyordu. Gökşin;
Böyle yapraklar yeni yeni sararıp usul usul dökülür, yerlere desen olan bir zamandı. Salur bin bir zorluk ve güç bela yeni bir kasabaya yeni bir başlangıç için gelmişti. Toydu henüz ama pek çok şey sığdırmıştı kısa ömrüne. Savaş sonrası çok yer değiştirmiş bir türlü tutunamamıştı. Bu sefer çok çalışacak çok çabalayacak ve sefil hayatı oradan oraya sürüklenmesine son verecekti.
Kimi görse,
''Elimden her iş gelir, gece demez gündüz demez gündüz demez çalışırım. Sizin sözünüzden de hiç çıkmam, Konuşup da sizi rahatsız etmem.'' der alın teri yer içerdi.
O zamanlar başını işinden kaldırmaz, çapa yapar tırmığı bir an olsun bırakmaz, çalışırdı.Bazı zamanlar -ki en sevdiği işiydi- ahırda atları tımar eder, nallarının bakımını yapardı. Onun elinden geçen her at sanki daha asil daha sağlıklı görünürdü. Tek konuştuğu canlı da onlardı. Bu şekilde çok zaman geçirdi. İşlerinde ustalaştı, kuvvetlendi.
Nadir zamanlarda keşfettiği bir tepeciğe çıkar da şöyle göğe doru uzanırdı.
Bir gün ileride pişman olacağı bir karar vermişti ama o zamanki Salur ne bilsindi.
Tepeciğin biraz ilerisi nehir ve güzel çiçeklerin olduğu pek huzurlu görünen bir yerdi. Salur izlediği bu manzaraya ilk defa yaklaşıyordu.Ne mest ediciydi bu koku, uzun uzun gözlerini kaptıp, derin derin nefesler alırken kulağına bir kıkırtı ilişti. Görüp de duyabildiği bir mesafede; biri toprağı eliyle kazıyor ve melodi mırıldanıyordu.
Sanki ona baktığını anladı da kaldırdı kafasını işinden. Göz göze geldiler. Gülümsedi Salur ve bunu yaparken kıp kırmızı olmuştu bile kulakları.
''Merhaba'' dedi utanarak.
''Merhaba'' karşılığı geldi elleri toprağa bulanandan ve devam etti;
''Biri bulsun diye tokamı buraya gömdüm.''
Salur soru sormadan henüz, almıştı cevabını.
''Ben....Buldum.'' dedi çekinerek.
Kız kıkırdadı. Henüz yeni gömülen hazinesini çıkarsın diye yeni sahibi alan açtı.
Salur tokayı çıkarırken kaçamakta olsa baktığında kızın gözlerine rengi inanılır gibi değildi. Maviydi ama koyu. Yine de yetmiyordu kelimeler sıfatı bu rengi tanımlamaya. Belki kabuslu bir gecenin, belki müjdeli bir sabahın, hiç görmediği okyanusun rengiydi belki.
Kız elini havada sallayıp da Salur'a taraf bir şeyler söyleyince kendine geldi;
''Bunlar diyorum hep bu ağaçları hasta ediyor.''
Baktı kızın ellerine, belli belirsiz küçücük böcekler. Salur geri çekildi, pek hoşlanmazdı böceklerden.
O gün uzun uzun sohbet ettiler; bu hasta ağaçları ne etmeli de kurtarmalı düşünmüşlerdi.
İsmini de öğrenmişti Salur kızın. Gökşin'di, gökkuşağı demekti.
16 yaşı böyle böyle geçmiş bitmiş yeni yaş alacaktı yakında.
Çalışıyor canla başla alın teriyle ve tüm bu süre zarfında Gökşin'le tepecikte buluşmayı hayal ediyordu.
2-3 saat sohbetleri bazen oyunları için yaşıyor gibiydi. Yaşamadığı çocukluğunu vermişti ona Gökşin. Bir şey görse 'Bunu Gökşine anlatmalıyım.' der aklında tutar sabırsızlanırdı. Gökşin de aynı şekilde her buluştuklarında anlatacak o kadar çok şey biriktirirdi ki bazen yetmezdi zaman.
Ağaçlara birlikte baktılar, suladılar ve böceklerden korudular. 'Biz buranın koruyucu kahramanlarıyız.' derdi Gökşin. Kahraman hissederdi Salur. İçi bi hoş olurdu da neydi bu his.
Kış gelmek üzereydi artık yine buluştukları bir gün Gökşin biraz mutsuz görünüyordu ama ne zaman sormaya yeltendi Salur, hep konu değiştirdi kurnazlıla. Ayrılma vakti geldiğinde ancak çıkardı ağzındaki baklayı. Gökşin gidecekti. Ama saadece bir mevsimlik, korkmasındı Salur hem gittiği yerden ona bulduğu bir hediye de getirecekti.
Gökşin'in söylediğine göre babası soğuk hastalığından korkuyordu, kışın gelmeden evlerinden ayrılır daha sıcak bir yere kervanla göçerlerdi, orada tanıdıkları vardı onlara misafir olur Gökşin'e acı şerbetler içirirlerdi.
''Tadını hiç bilmek istemezsin Salur.'' dedi yüzünü buruşturarak.
Salur anlam veremedi ilk, koskoca adam soğuk hastalığından neden korkuyordu, Salur bir defasında olmuştu evet zor geceler geçirdi ama kendisini korkutmamıştı.
Ayrılık vaktinde sözleştiler eğer ilginç ve komik bir olay olursa unutmayacalar ve birbirlerine anlatacaklardı, Gökşin geri döndüğünde. Ve Salur söz verdi ağaçlara iyi bakacak onları koruyacaktı Gökşin'in yokluğunda. Gerçekten de tüm boş zamanını -ki çok azdı- tepecikte ağaçların yanında geçiriyordu.
Salur ilk haftaları atlattığında garip bir hale girdi. İçinde yavaş yavaş büyüyen bir kara delikti sanki. Normalde de Gökşin'le yapacaklarını gün içinde düşünür, hayalini kurardı ama bu kalp acısı yeniydi.
Salur kendini işe odakladı. Yeni beceriler edindi, at binmeyi öğretti hamisi. Zamanlarını bu şekilde iç acısıyla ve çok çalışarak geçirdi. Gökşin gelsin de ona anlatacağı çok şey vardı.
Kış nihayet bitti Salur zor sabrediyordu. Her yeni güne Gökşin diye uyandı. Gökşin mavisiydi gökyüzü bugün. Gökşin diye yumdu gözlerini.
'Ağaçlar hiç hastalanmadı.' diyecekti gururla, memnun olacaktı Gökşin.
Havalar ısındı, tomurcuklar çiçek bile açtı. Salur çok heyecanlıydı, işte bugün o gün diye uyandı ve uyudu.
Kalp ağrısı gittikçe artıyor ama nedendir konduramıyordu. bilmiyordu hissettiği şeyi. Hiç bilmeyecekti sevgiydi.
Böyle geçirdiği bir yaz günü sokaklarda haberci bağıra çağıra verdi haberini. Savaş yeniden başlamıştı, yurdun tüm eli silah tutabilen erkekleri tabura teslim olsundu.
Salur doğduğu yere çağırılıyordu bu kez asker olarak. Yurtsuz Salur yurdunu koruyacaktı.
''Ama... bugün.. Gökşin gelecekti..'' dedi haberciye. Ama tanımıyordu ki Gökşin'i, ne yazıktı tanıyamaması. Bir bahsederdi ki çiçekten böcekten insanı şaşkın ederdi.
Ne kadar ertelediyse de durum zorunluydu. Eşyalarını toparladı ve teslim olmadan önce tepeciğe gitti. Okuma yazma bilse mektup yazardı onun yerine bir çukur kazdı önce sonra bir çiçek kopardı ve çukura koydu yanına en sevdiği taşını. Nehirde bulmuşlardı onu,ıslakken çok güzel bir rengi vardı, ikisi de hayran kalmıştı kesin değerli bir taştı buldukları, kuruyunca aslını gördüler. Rengi soldu, çürüyen bir domatesi andırıyordu. Gökşin çok gülmüştü bu olaya. Gizli bir güzeldi, onlara özeldi. Salur taşı bıraktı, Gökşin gelir de bulurdu işte o zaman anlardı; beklesin, gelecekti.
Toprağı üstüne kapatırken elleri titredi. Bir mevsim daha beklerdi meğer beklemek kolayıydı da bekletmek en zoruydu. Çok ağır geldi Gökşin burada ve kendisinin orada olamayışı.
Gitmeden ağaçları kontrol etti her şey capcanlı ve güzeldi.
Teslim oldu ve ilk eğitim aldı. Öğrendi kılıç nasıl tutulur ve savrulur. Öyle maharetliydi ki bu işte ve nasılda havada savuruyordu öyle.
O sırada öğrendi okuma yazmayı zor da olsa. İlk Gökşin yazdı. Sonra onu okudu, defalarca. Kalbinde bi ferah bi neşe sanki kağıtta gördüğü adı değil kendisiydi ve hayalindeki gerçeğe bürünmüş gözler önündeydi. Canlı kanlı Gökşin yazıyordu.
Sanki ona dokundu ilk defa parmakları harfler üzerindeyken.
Savaştı Salur, yıkamadı kimse onu. Gökşin dönmüş müdür?
Ustalaştı kılıçta ve aldı canını, canını almak isteyenlerin. Acaba buldu mu gömdüğü taşı?
Aylar geçiyor fakat Salur biliyordu, hangi mevsim. Savaşta hep aynı mevsim.
Her gün, gece, savaşta, gündüzü yoktu ama gündüz de hayal etti savaş bitmiş tepeciğe gidecek, çiçekler açmış ağaçlar ulu, Gökşin karşısında, ''Merhaba''' diyecek. ''Merhaba'' karşılığını alacaktı bitmeyen sohbetleri işte böyle başlayacaktı.
Gücü hiç bitmedi Salur'un. Karşısına kim geçti, yıktı. Kuvvetlendi, yiğit oldu.
Ve her başlayan gibi bitti savaş. Sonunda bitti. Salur nasıl da heyecanlıydı. Bitmişti artık hemen tepeciğe gitmeli bir an daha bekletmemeliydi. Kalbi atarken tüm bedeni sarsıyordu.
Tepeciğe geldi. Her yeri yabani otlar sarmıştı. Ağaçlardan bazıları kesilmişti diğerleri de sanki renklerini kaybetmişti.
Sıcak bir dalga sanki vurdu Salur'u. Ve bir nefes gömüye gitti Sanki daha dün gömmüştü şuracığa da hemen buluverdi.
Açtı içini alelacele taş oradaydı da çiçek yoktu. Bir an için burnu sızladı ama çiçek.. çiçek yoktu.
Salur bedenine komut vermiyor kurulmuş gibi düşünmeden kendini Gökşin'lerin evinde buldu. Annesi söyledi Gökşin nerede....
Okurken dinleyebilirsiniz.
Her bir adım Gökşin'e giden ve ondan uzaklaşan aynı adımlar. Savaş bitti, Gökşin karşısında;
''Merhaba'' dedi, bekledi... İçinde bir şeyler koptu sanki. Yaşayamadığı ne varsa aklından geçti. Vardı yok oldu. Tahta üzerine kazınmış bir ''Gökşin'' okudu, keşke okuyamasaydı.
Gözleri doldu da taştı. Bir kaç damlaydı Salur ve toprağa karıştı.
Biri bulsun diye gömmüşlerdi belki.
Salur;
''Ben buldum'' demeye güç getirdi için için.
Her bir kelime kalbine hançerdi.
Salur yaslandığı selvi gölgesinde doğruldu. O zamandan bu zamana ilk defa Gökşin demişti sesli sesli. Aynı boğucu acıyı hissetti, boğazını sıkan. Anılar girdabı son buldu.
Elindeki kolyeyi toprakta açtığı çukura gömdü ve atına atladı gitti. Biri bulurdu. Salur çoktan kaybetmişti.
Devam edecek..




